İnsan hafızası, sadece yaşananları saklayan bir arşiv değildir; aynı zamanda duyguların, izlerin ve eksik kalmış hikâyelerin taşıyıcısıdır. Bu yüzden bazen bir anıyı hatırlamak, o anı yeniden yaşamaktan farksızdır. Peki asıl yük hangisi: Hatırlamak mı, yoksa unutmaya çalışmak mı?
Hatırlamak, çoğu zaman bir geri dönüş gibidir. Zihnin bir köşesinde sessizce duran bir anı, hiç beklenmedik bir anda gün yüzüne çıkar. Bir koku, bir ses, bir cümle… Ve bir bakarsın, geçmiş dediğin şey aslında hiç geçmemiştir. Çünkü hatırlamak sadece zihinsel bir eylem değildir; aynı zamanda duygusal bir yeniden temas hâlidir. İnsan hatırladığında, sadece olanı değil, o anda hissettiklerini de geri çağırır. İşte bu yüzden bazı anılar ağırdır. Çünkü içlerinde yarım kalmış duygular taşırlar.
Ama unutmak… Unutmak sanıldığı kadar hafif bir şey değildir. Aksine, çoğu zaman en ağır yükleri içinde barındırır. Çünkü unutmak, gerçekten silmek değildir. Daha çok, üzerini örtmektir. Bastırmaktır. Görmezden gelmektir. Ve bastırılan her şey, bir şekilde varlığını sürdürür. İnsan “unuttum” dediği birçok şeyi aslında sadece derine iter. Fakat o derinlik, zaman zaman çatlar. Ve unutulduğu sanılan ne varsa, başka bir kılıkla geri döner.
Unutmaya çalışmak, sürekli bir çaba hâlidir. Zihnin, kendine karşı verdiği sessiz bir mücadele… Bir şeyi düşünmemeye çalıştıkça, onu daha çok düşünürsün. Bir duyguyu bastırdıkça, o duygu daha yoğun hissedilir. Bu yüzden unutmak, çoğu zaman fark edilmeden insanı yoran bir süreçtir. Sessizdir ama derindir.
Hatırlamak ise farklı bir ağırlık taşır. Daha açık, daha görünür bir ağırlık… İnsan hatırladığında, gerçekle yüzleşir. Acıysa acı, eksiklikse eksiklik… Kaçacak bir yer kalmaz. Ama aynı zamanda hatırlamak, iyileşmenin de başlangıcıdır. Çünkü kabul, ancak hatırlamakla mümkün olur. İnsan ancak gördüğü şeyi dönüştürebilir.
Belki de mesele hatırlamak ya da unutmak değildir. Mesele, hatırladığın şeyle ne yaptığındır. Ona tutunmak mı, yoksa ondan öğrenmek mi? Onu bir yük hâline getirmek mi, yoksa bir anlam?
Çünkü bazı anılar vardır, unutulmaz. Unutulması da gerekmez. Onlar insanı şekillendirir, büyütür, derinleştirir. Ama bazı anılar da vardır ki, hatırlandıkça insanı eksiltir. İşte orada yapılması gereken şey, unutmaya çalışmak değil; o anının üzerindeki duyguyu dönüştürebilmektir.
Hatırlamak mı daha ağır, unutmak mı?
Belki de en ağır olan, ne tam hatırlayabilmek ne de gerçekten unutabilmektir.
İkisinin arasında sıkışıp kalmaktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Hatırlamak mı Daha Ağır, Unutmak mı?
İnsan hafızası, sadece yaşananları saklayan bir arşiv değildir; aynı zamanda duyguların, izlerin ve eksik kalmış hikâyelerin taşıyıcısıdır. Bu yüzden bazen bir anıyı hatırlamak, o anı yeniden yaşamaktan farksızdır. Peki asıl yük hangisi: Hatırlamak mı, yoksa unutmaya çalışmak mı?
Hatırlamak, çoğu zaman bir geri dönüş gibidir. Zihnin bir köşesinde sessizce duran bir anı, hiç beklenmedik bir anda gün yüzüne çıkar. Bir koku, bir ses, bir cümle… Ve bir bakarsın, geçmiş dediğin şey aslında hiç geçmemiştir. Çünkü hatırlamak sadece zihinsel bir eylem değildir; aynı zamanda duygusal bir yeniden temas hâlidir. İnsan hatırladığında, sadece olanı değil, o anda hissettiklerini de geri çağırır. İşte bu yüzden bazı anılar ağırdır. Çünkü içlerinde yarım kalmış duygular taşırlar.
Ama unutmak… Unutmak sanıldığı kadar hafif bir şey değildir. Aksine, çoğu zaman en ağır yükleri içinde barındırır. Çünkü unutmak, gerçekten silmek değildir. Daha çok, üzerini örtmektir. Bastırmaktır. Görmezden gelmektir. Ve bastırılan her şey, bir şekilde varlığını sürdürür. İnsan “unuttum” dediği birçok şeyi aslında sadece derine iter. Fakat o derinlik, zaman zaman çatlar. Ve unutulduğu sanılan ne varsa, başka bir kılıkla geri döner.
Unutmaya çalışmak, sürekli bir çaba hâlidir. Zihnin, kendine karşı verdiği sessiz bir mücadele… Bir şeyi düşünmemeye çalıştıkça, onu daha çok düşünürsün. Bir duyguyu bastırdıkça, o duygu daha yoğun hissedilir. Bu yüzden unutmak, çoğu zaman fark edilmeden insanı yoran bir süreçtir. Sessizdir ama derindir.
Hatırlamak ise farklı bir ağırlık taşır. Daha açık, daha görünür bir ağırlık… İnsan hatırladığında, gerçekle yüzleşir. Acıysa acı, eksiklikse eksiklik… Kaçacak bir yer kalmaz. Ama aynı zamanda hatırlamak, iyileşmenin de başlangıcıdır. Çünkü kabul, ancak hatırlamakla mümkün olur. İnsan ancak gördüğü şeyi dönüştürebilir.
Belki de mesele hatırlamak ya da unutmak değildir. Mesele, hatırladığın şeyle ne yaptığındır. Ona tutunmak mı, yoksa ondan öğrenmek mi? Onu bir yük hâline getirmek mi, yoksa bir anlam?
Çünkü bazı anılar vardır, unutulmaz. Unutulması da gerekmez. Onlar insanı şekillendirir, büyütür, derinleştirir. Ama bazı anılar da vardır ki, hatırlandıkça insanı eksiltir. İşte orada yapılması gereken şey, unutmaya çalışmak değil; o anının üzerindeki duyguyu dönüştürebilmektir.
Hatırlamak mı daha ağır, unutmak mı?
Belki de en ağır olan, ne tam hatırlayabilmek ne de gerçekten unutabilmektir.
İkisinin arasında sıkışıp kalmaktır.